moby’nin en sevdiğim yaklaşık beş milyon sekiz yüz bin şarkısından birini dinlemek isterseniz diye videosunu paylaşıyorum:
“we’re all made of stars” (hepimiz yıldızlardan var olduk)
ilk dinlediğimde bu kadar bilgiye sahip değildim tabi ama, şimdi biliyorum ki şarkıda söylenenler aslında bir gerçeği yansıtıyor: hepimizin aslında yıldızlardan geldiği gerçeğini. yıldız tozuyuz sadece.
şimdik şöyle oluyor amirim:
madde, var olan hayattan çok çok daha önceden vardı. güneş ve dünya daha oluşmaya bile başlamadan milyarlarca yıl önce, sıcak yıldızların içinde atomlar sentezleniyordu ve yıldızlar kendilerini yok etmeye karar verdiklerinde, buuum! uzaya dağılıverdiler. yeni oluşan gezegenler işte bu enkazın artıklarıyla, yani yıldız tozlarıyla oluştu. dünya ve şu anda var olan her canlı yıldız tozundan meydana geldi. yani biz yıldızız. evrenin ta kendisiyiz. evrenin içindeyiz sanıyoruz ama evren bizim içimizde. yıldızlara dokunmak hayalinizi gerçekleştirmek için el ele tutuşmanız yeter.
bunu öylesine sade bir şekilde anlatan bir video izlediydim geçenlerde. altyazı gömmeyi planladığım, ama bunun için çocukların yazılılarını bitirmeyi beklediğim bu video iki haftadır masaüstümde yatıyordu. dün gece başlamak için kollarımı sıvarken, buuuum!! ne göreyim.. benim genlerimdeki tembellikle tanışmamış biri tam bir ay önce altyazılı videoyu youtube’a yüklemiş. onu da tebrik ediyorum tabi. hayır benden hızlı davrandığı için kıskanmadım. yo yooo, cıks, hayır. sinir falan da olmadım.
2011, 16 kasımda alessandro benetton paris’te bir kampanya başlatmış: unhate. dünya çapında bir iletişim kampanyası.
insanları nefrete götüren iç güdüler ve sevmek için buldukları nedenler arasındaki iç içe girmiş karmaşık yapıyla oluşan güvenilmez dengeyi anlatan bu kampanya videosunu da ben bugün görüyorum.
izlemeyeni dövsünler:
videoyu bloga dün astığım yazıyı beğenmeyen ‘bir dost’ göndermiş. bi de nefrete gömülü yaşamanın bana yakışmadığından dem vurmuş.
dünkü yazıya tek tepki değildi ama en yapıcısıydı diyebilirim.
bu hayat işleri zorlaştıranlarla çekilmez arkadaş.
benim nefretim onlara.
siz bırakın benim içsel savaşlarımı, gidin tehlikeli olan nefretle savaşın.
bi fırsatım olsa kürtlerin köküne kibit suyu dökerdim diyenlerle savaşın.
eşcinselleri dünyanın sonunu getirmekle şuçlayanlara engel olun.
ateistler dünyadaki pisliklerin toplamıdır, arap değil mi hepsi aynı, osmaniye’den adam çıktığı nerde görülmüş… gibi bilimum akla zarar genellemeyi nefretle harmanlama potansiyeli olan fanatiklerle uğraşın. ( bu cümleleri yazarken ellerim titredi yeminlen.)
yakında bu yazı içinde barındırdığı nahoş önermelerden dolayı kendini imha edebilir, bu nedenle şimdiden benetton’un manyak tepkilere gebe kampanyasının sayfasına bi göz atın. obama’lı posterler bi yana, papa ile imamı kıyameti çağırmak için kullanmış olduklarından kıllanıyorum.
bu yazı ufkunuzu öyyyle bi açacak öyle bi açacak, bakış açınızı öylesine derinleştirecek ki sormayın gitsin. işte bir kılavuzluk, bir rehberlik örneği ile yine yeni yeniden beraberiz.
insanlardan nefret etmenin yolları:
1. aralarına karışın.
2. sizinle iletişim kurmalarına izin verin.
3. hmmm.. doğrusu, başka hiçbir şey yapmanıza gerek yok.
bammm! işte bu kadar kolay. artık onlardan nefret etmeniz için bi ton sebep sunmaları an meselesi.
iç rahatlığıyla nefretinize gömülebilirsiniz.
afiyet olsun.
not. insanlardan nefret etme sebepleri listesi çok yakında burada.
videoda sizin dikkatinizi çeken bişiy oldu mu bilemiyorum. ben de joe’yu seyretmekle meşgul olduğum için ilginç pek bişi görmedim.
ama yanımdaki arkadaşım “süper yaa, keşke biz de zamanı geri alabilsek.” dedi izledikten sonra. ne alaka demeye kalmadan videonun başında batmakta olan güneşin geriye yükseldiğini söyledi bizimki, ve bunu yapabilmeye gücünün yetmesini ne kadar çok istediğini.
bu soru işte o an fısıldandı kulağıma: zamanı neden geriye almak isteriz ki?
yani, moruğun tekiysen belki işine yarar, bir kaç kırışıklıktan kurtulur, zamanla romatizmaya yenilmiş eklmlerinin sızısı olmadan rahat bi oh çekebilirsin belki. ama o zaman da yaşadığın onca şeyden feragat etmiş olmuyor musun? bir nevi eksik bir insan olmak gibi.
yani seni sen yapan yaşantıların, anıların puff diye ortadan yok olsa, sen yine aynı sen olabilir misin?
böylesi kimi mutlu ederdi ki?
tabi silmek istediğin anıların varsa, o anılar seni karanlık bir gölge olarak takip ediyor, sana huzur vermiyorsa, bugünün için bir tehdit oluşturuyorsa durum başkalaşır.
kimleri kovalar peki geçmiş? cevap bi şekilde “hüzünlü ayrılıkları, güven problemleri olan kişileri”ymiş gibi geliyor. ama yoo bebeğim herkesin ardındadır geçmişi. elbette hepimiz saçma sapan şeyler yaptık bugüne gelişimizin tek yolu olan geçmişimizde – ben mesela backstreet boys dinlemiş bir insanım lisedeyken, şimdi kulaklarıma kızgın şiş çeksem bi boka yarar mı? peh! -
herkesin sırtında yük mü peki eskilerde kalan yanlış hareketleri? işte burada bir fark doğuyor.
geçmişiyle barış imzalamış olanlar bugünün tadını pişmanlıklar, kötü anılar, depresif anlar yaşamadan çıkarabiliyor.
ama biz bazen öylesine acizce davranıyoruz ki, bizi takip etmesi için bir hayalet yaratıyoruz geçmişimizden. önce tatlı geliyor onun eşliği. yalnız kalmayacağız sanıyoruz, tutunacak bir dal gibi görüyoruz anıları. işte o an bizi asla rahat bırakmayacak bir yanlışlığı başlatmış oluyoruz.
e be mnakii nasıl kurarım ben bu dengeyi, nasıl barışırım geçmişimle diyorsanız, aha benden bi kaç tavsiye:
geçmişinle yüzleşeceksin arkadaş! pişmanlıkların neler? sana hala acı veren sebepleri listele. kayıplarını şöyle bi dök önüne. yaslarını tut. acılarını çek. asla yapmamak gerekn bişiy varsa o da unutmaya zorlamak. sakın derinlere gömüp kurtulacağını sanma.
duygularınla tanış ol, bi kaynaş iyice. geçmişin seni nasıl hissettiriyor? üzgün mü, sinirli mi, kendine acımana mı sebep oluyor? canını mı yakıyor, aldatılmış mı hissediyorsun? bunların analizini yap bi.
şimdi affet. geçmişin ağzında bıraktığı acı tadı, nefreti, birilerine karşı duyduğun nefreti (ki bu kendin de olabilirsin) herşeyi affet. neden hala bunlara tutunuyorsun ki?
kabullenme vakti. birşeyi değiştiremediğimzde yapabileceğimiz en iyi şey: kabullenmek. bükemedin şimdi öp o eli demiyorum. olduğu gibi kabul et. geçmişinden öğrendiklerini kabul edebiliyor musun? artık sana bir şeyler kazandırmasını bile sağlayabilirsin bu bilgilerinin.
barışmanın ve seni kovalayan geçmişinden kurtulmanın zamanıdır artık. bir defa geçmişinin hayatına – umutlarına, çalışmalarına, ilişkilerine, tutumlarına, başkalarını sevebilme yeteneğine, paylaşımlarına, hayallerine, inancına ve yeniden güvenebilme gücüne- burnunu sokmasına engel olabildin mi, özgür bir adamsın demektir.
şimdi mysteryguitarman’in videosunu tekrar izleyin. adamlar tersten çekmişler videoyu. notaları terstern çalıp videoyu sondan başa sarmışlar, bu yüzden batan güneşi doğuyor gibi görüyoruz. ama bizim güneşimiz asla durup batmaktan vazgeçmeyecek, sanırım bize düşen gün batımının tadını çıkarıp gecenin yıldızlarına hazırlanmak.
kim bilir, uslu bi çocuk olursanız size göz kırpan yıldızları bile görebilirsiniz.
uyuyamadığım zaman, ne günün bitişine teslim olmak, ne o karanlığıyla savaşmak, ne geçmişin gizli kahramanlarının zaman duvarını delip karşıma geçip oturmaları, ne ayrı kaldıklarım, ne ayrılamadıklarım yoruyor beni.
günün muhasebesini ilk akşamdan kapatıyorum zaten. ona şöyle cevap vereydim, şunu susturaydım, buna açaydım kollarımı gitme diyeydim hesapları çok sürmüyor.
beni acımasızca hırpalayan tek şey, yastığa koyduğum kendi yalnız başım. kendi kendimi çürütenlerdenim. yalnızlığımla çürüyüp gideceklerdenim.
insanlarla alıp veremediğim yok, sadece benden uzaktalarken daha katlanılabilir oluyorlar. birer birer benden uzakta durmaya eğitiyorum çevremdekileri. sonra büyük başarıymış gibi oh çekiyorum derinlerden.
nasıl “oh”lar çeke çeke geldiysem bu günlere, bitirmişim çekecek nefesleri sanki.. geceleri nefes alamaz oluyorum. boş odalarını dolaşıyorum evimin. sessiz.
penceremi açıp boş caddeye bakıyorum, sessiz.
kendi içime bakıyorum bir o kadar sessiz.
saat 03:03. birileri seni düşünüyor derler.
kendi kendimi düşünüyorum.
kendi kendime yaşıyorum nihayetinde.
uyusam geçiverirdi gece. gündüz gene kaosa akıtırdım kanımı. karışırdım kalabalığa. gürültüden kendi sesimi duyamazdım. kendime olan kinimi duyamaz hale gelene kadar insanlardan gene nefret eder, hayatta kalma başarısıyla geceye merhaba der, en ulu kurtarıcım uykunun kollarına atıverirdim kendimi.. kolay olurdu hayat.
geceleri uyumak ya da uyumamak. işte benim tek meselem bu.
çünkü gündüz kim olursan ol, sarışın, esmer, türk, arap, uzun, şişman, çilli, dünya güzeli, aç, tok, kürt, zengin, kindar, dindar, imansız, hristiyan, yahudi, yaşlı, başarılı, çocuk, tembel… kim olursan ol. başkaları tarafından nasıl etikenlendiğin, nasıl göründüğün, ne yediğin, ne satın aldığın hiç farketmiyor.
sen başını yastığa koyup, gözlerini kapattığında uykunun seni teslim almaya gücünün yetmediği an, işte o an hissettiğin kişisin.
en zor soru bu olsa gerek. kimsin? kim olamadığın değil, kiminle olduğun hiç değil, kim olacağın henüz değil…
kim olduğun mühim olan.
geceleri uyumak ya da uyumamak. işte bütün mesele bu.
fındık kabuğunun içinde de yaşasan, sonsuz evrenlerin sırrını da çözsen.. sığınabildiğin tek yer gözkapaklarının altındaki karanlık.
işte oradaki huzuru bulmak, uykuma 3 saat de olsa sarılarak sabahı beklemek için gideyim ben artık. ne bileyim.
tekerleme gibi bir başlık atmış olsam da, şimdi okuyacaklarınız öylesine bir alıntı değil.
kimden mi yapıldı bu alıntı?
en mühim soruyu yanıtladığımıza göre söylenesi, okunası, öğrenilesi, benimsenilesi, yaşanılası sözlerine gelelim einstein’ın:
” insan, evren diye adlandırdığımız bütünün bir parçasıdır, zaman ve uzayda sıkışmış bir parça.. tüm deneyimlerinin, düşüncelerinin yani kendisinin geri kalan herkesten farklı olduğunu düşünür – bilincinin bir nevi optik yanılsaması… işte bu yanılsama bizler için birer hapishaneye dönüşüyor, bizleri sadece çevremizdeki insanları sevmeye ve kendi sınırlı arzularımız için uğraşmaya mahkum ediyor. ancak, bizim hedefimiz kendimizi bu hapishaneden kurtarmak olmalı. tutku çemberimizi genişletip varolan tüm canlıları ve tüm güzelliğiyle doğayı sevmeyi başarmalıyız. elbette kimse bunu tamamen başarabilmiş değil, ama böylesi bir başarıya ulaşmak için çabalamak bile kendi başına özgürlük ve içsel güvenin kuruluşu anlamına gelir. “
“zaten insanlar beyinlerinin sadece yüzde onunu kullanırlar, aynştayn bile yüzde on ikisini kullanarak dahi olmuş.”
sonuna “valla bak, yeminlen!” dese tam ayarında cümle olacak. kendi ayarında.
sanarsın sinirbilimcilerin son yaptığı araştırma makalelerini okumuş, bu sonuca varmış arkadaş. öyle emin. “hayır yanılıyorsun” demeye kalksan “olur mu aaaa dün feysbukta okudum” cümlesini duyup da o bilmiş suratı tekmelemek zorunda kalmaktan korkuyo insan.
bu bişi bilmez adamlar ne zamandan beri konuşur da dinlenilir oldu? ne zaman insanlar yanılmaktan çekinmez oldu? insanlar ne süredir bilmemekten utanmaz, bilgi sahibi olmayı yanlış bilmekten ayırmaz, cehaletini saklamaktan kaçınmaz oldu? bu cesareti nereden bulur oldu?
o cümlenin başına bi “yanılmıyorsam” koy lan. bilen biri duyar da söylediğimi, kepaze eder beni diye de mi korkun yok?
ama işte “yanılmıyorsam”, “bildiğim kadarıyla” gibi kelimeler kullanmak bilgiden yüzde yüz emin olmamayı gösterir, bizim cesur cahiller bundan sıyrılarak kendilerini dinletiyorlar. öyle konuşuyor ki, “hah” diyosun “geçen yıl bu konuda yazdığı kitap bestseller olmuştu hatırladım şimdi”. ne kitabı lan? adam işkembeden sallıyor.
“ay nası bilmezsin tükenmez kalemi nasa bulmuş astronotlar uzayda kurşun kalemle yazamıyormuş“
valla onu bunu bilmem ama senin kafanı duvara sürterek çıkardığım kıvılcımla çakmağı da ben bulmuş olabilirim mesela.
hadi bi yerde duydun, okudun ilginç geldi.. arkadaş bi araştırmaz mısın hakikat bu mu diye?
“aydan bakıldığında görülen tek insan ürünü çin seddi, ne duvar ördürtmüşüz adamlara be!”
şeytan diyo savur tekmeyi uçsun aya kadar, görsün seddini çin’in 380bin küsür kilometreden. ne efsaneymiş be, herkes inanarak paylaşıyor.
bak bildiği yanıldığına yetmeyen insan, bu sözüm sana: konuşmana karşı değilim, konuşma demiyorum. hobi olarak gene konuş. ama şu bilgiç tavrından sıyrıl, yanılma payı ver kendine, normal bişiy bu.. yanlış biliyor olabilirsin. dünyayı sen kurmadın, senin için de kurmadı kimse bu düzeni. hepimiz gibi arada bi sümüğü akan, yürürken ayağı taşa takılıp sendeleyen, aptal tv şovları izleyen, ve arada bir yanılabilen bir canlısın sen de.
ve o kendinden emin kurduğun cümleler ile kepaze oluyorsun, pespayesin gözümüzde. olma. silkin kendine gel. hadi bakiim. hadi gözüm. asma suratını.
umutların asıl kaynağını.
emeklerin gerçek karşılığını.
beklemelerin getirdiği sonuçları.
affetmenin mümkünatını.
unutmanın kolaylığını.
bastırılan duyguların kayboluşunu.
hangi gülüşlerin gerçek olduğunu.
yaşamaya devam etmek için savaş vermenin nedenini.
yalan söylemeyi.
yalan söyletenleri.
sevilme ihtiyacının nereden geldiğini.
sevmemenin huzuru nasıl getirdiğini.
yalnızlığın mutlu edişini.
yalnızlığın acı verişini.
kaybetmenin kötü olmasını.
kazanmanın aslında bir kazancının olmamasını.
haksızlıkları.
haksızlığa uğrayanların sessiz kalışını.
haksızlık edenlerin akıl almaz rahatlığını.
ve tüm bu anlamsızlıkların içinde anlam arayışımızı.
daha da tuhafı, o anlamı buluşumuzu.
o anlama tutunuşumuzu ve kaosa dahil olarak kavuştuğumuz mutluluğu.
bir önceki yazıda hurafelerden sakınalım, yalan yanlış haberleri yaymayalım mesajı vermiştim.
bugün kendimi hiç yormayayım dedim, ne de olsa ben goldrace çok güzel örneklerle anlatarak gözümüze gözümüze sokulan “sahte bilim”in prim yapmasına engel olmanın önemini hatırlatıyor.
her gün gazetelerde sağlıklı yaşam için yeni bir öneri görüyorsunuz, peki bunların doğru olup olmadığını nasıl anlayabilirsiniz? doktor ve epidemiyolojist Ben Goldacre, hızlı bir sunumla bize bariz beslenme önerisi iddialarından ilaç endüstrisinin yaptığı aldatmacalara giden örneklerle, kanıtların nasıl saptırılabileceğini gösteriyor.
OHAAAAA!!1 yuh artık oğlum, enayi misin, yazılan çizilen her boka inanmayın ya. bir oku araştır önce.
oh be yazdım rahatladım. aslında yazmam gereken yer bu değildi ama daha mülayim bir dille yanlış şeyleri ciddiye aldığını ve paylaşmadan önce birazcık araştırmasının kendi ciddiye alınırlığını olumlu yönde etkileyeceğini yazdığım sevgili sosyal ağ arkadaşım, önce kaba saba “sana ne oluyor” manasında bir cevap yazıp sonra da beni arkadaş listesinden şutladığı için bu cümleyi kendi yazımın başına yerleştirmek zorunda kaldım. yazmasam içimde kalır ince hastalık neyim olurum ne biliyim.
hmm, dediğim gibi şu sosyal ağlarda, facebook, twitter hatta bloglarda ve de youtube kanallarında, hatta haber yorumlarında.. sonra da gündelik hayatta.. her yerde karşıma çıkıyor bu zırvalar artık dayanamıyorum. çotaank diye tokadı gömdükten sonra arkama bakmadan uzaklaşma isteği uyandırıyor ota boka inanan insanlar bende.
okuduğunuz, mail kutunuza gelen ya da duvarınıza paylaşılan şeylerin doğru olup olmadığını araştırbileceğiniz onca yer var ki.. hiç olmadı wiki’ye neyim sorun.
ha bi de araştırmaya bile gerek duymadan “bunlar hurafe oolm!” dedirten şu işaretlere de dikkat:
göndereni/ kaynağı belli olmayan iletiler: size gelen e-posta, gönderen arkadaşınız tarafından yazılmamış, sadece iletilmiş ise ve e-postayı ilk yazan kişinin kimliği belirsiz ise bu durum şüphelenmeye başlamanız için önemli bir neden. benzer şekilde okuduğunuz, duyduğunuz bir haberde haber kaynağının belirli olmaması da önemli bir işaret.
“tüm tanıdıklarınıza iletin!” manyaklığı: bu ve benzeri ifadeler içeren tüm iletilere kuşku ile yaklaşın. bu taleplerin içeriği “arkadaş listenizdeki herkese gönderin.“, “sizin için önemli olan herkese iletin” gibi ılımlı ifadelerden “bu bilgiyi ileterek birilerinin hayatını kurtarabilirsiniz.” gibi vicdanınızı zorlayan taleplere dek varabilir. talep ne kadar kışkırtıcı ise şüphelenmekte o kadar haklısınız.
komplo teorileri: kandırıldığını düşünmek bir insanın en ağrına giden ve en hızlı tepki vermesini sağlayacak durumlardan biri. bu nedenle iletileri komplo teorileri ile güçlendirmek hurafe yayıcıların sıklıkla kullandığı taktiklerden. bir hastalığın bulunmuş ama herkesten saklanan tedavi yöntemi, şirketler ve ülkeler arası gizli ortaklıklar, devletin bildiği ama açıklamadığı gizli bilimsel çalışmalar,dünyaya çarpmak üzere olan göktaşları ile ilgili bilgiler içeren iletilerin size gelene kadar ne zamandır kaç bin kişiyi çoktan dolanmış olduğunu bir düşünün. iletide yazanlar doğru olsaydı şimdiye kadar bunları ana haber bülteninde duymuş olmanız gerekmez miydi?
“bir arkadaşımın başına gelmiş.” hikayesi: ne zaman olduğu ve kimin başına geldiği belli olmayan olaylar üzerine kurulu iletilere, haberlere ve hikayelere inanmayın. “istanbul’da yaşayan bir genç…“, “işyerinden bir arkadaşım…“, “abimin okulundan bir doktor…” diye başlayan hikayelerin çoğunun yalan olduğunu anımsayın. eğer size gelen ileti gerçekten de tanıdığınız herkese yaymanızı gerektirecek denli önemli ve geçerli bir bilgi içeriyorsa, söz konusu kişinin kimliğinin ve olayın olduğu yer ve zamanın belirsiz olması saçma değil mi?
kızgınlık, merhamet ve yardım hissi uyandıran içerik: ileti yalancıları genelde kişilerde bu tip hisler uyandırarak ilettikleri bilgilerin yaygınlaşmasını sağlarlar. dokunaklı hikayeler ve fotoğraflarla süslenmiş duygu sömürüsü, yardım talebi veya ölüm tehlikesi üzerine kurulmuş iletilere şüphe ile yaklaşın.
“inanılır gibi değil ama doğru!”: gelen iletide sizi ikna etmeye çalışan ifadeler olması, muhtemelen o iletinin içeriğinin yalandan ibaret olduğunun en önemli göstergesidir. “ben denedim doğru“, “bu bir aldatmaca değil”, “%100 gerçek” ifadelerini içeren e-postalara şüpheyle yaklaşın.
bilimsel veri ve referans eksikliği: her ne kadar pekçok ileti ve haber bilimsel veri içerir gibi görünse de içinde genelde desteksiz, neden-sonuç ilişkisi eksik ve kendi içinde çelişen bilgiler içerirler. böyle bir iletinin içinde verilen bilgilerde güvenilir kaynaklara ilişkin bir referans, intenet adresi veya konuya hakim bir otoritenin adı olmaması içeriklerinin güvenliğinden şüphelenmeniz için iyi bir neden. elbette aynı şey gazetede veya inernette okuduğunuz haberler için de geçerli.
yersiz bilimsel jargon: aldığınız iletilerde veya okuduğunuz haberlerde geçerli bir referans gösterilmeden herkesin anlamadığı bilimsel terminolojinin kullanılması şüphelenmeniz gereken durumlardan bir diğeri. hurafe yayıcılar bilgi vermekten kaçınır ama bol bol bilimsel terminoloji kullanarak ürettikleri yanıltıcı içeriğin önemli ve ciddi görünmelerini isterler.
BÜYÜK HARF KULLANIMI ve ünlem işaretleri!!!!!: bu tip iletiler okuyan kişide aciliyet hissi yaratarak en kısa zamanda en fazla kişiye iletilmeyi sağlayacak şekilde tasarlanıyorlar. büyük harf ve ünlem sayesinde zihinsel olarak alarma geçen alıcı içeriğine fazla kafa yormadan içinde sokulduğu aciliyet hissi ile tüm tanıdıklarına bu “önemli (!)” bilgiyi ulaştırmak zorunda hissediyor kendini. unutmayın, bir iletinin içinde ne kadar fazla sayıda büyük harf ve ünlem varsa içeriğinin doğru olmama ihtimali de o kadar yüksek.
demem o ki, şu zincirleme cehalet kazalarında sizin de rolünüz olmasın. yalan yanlış bilgileri yaymayalım. üç vakte kadar böyle şeyleri yayanları ıslak odunla döveceklermiş. benim dayıoğlunu dövmüşler geçen. ÇOK ÖNEMLİ!!!! mutlaka paylaşın!!1bir..
bir grup hurafe avcısı için şuradan alalım: yalansavar.org
nasıl başlasam, sana nasıl anlatsam bilemiyorum.. eski zamanlarımız aklıma geliyor, hüzünlere dalıyorum… tek istediğim senken, youtube videolarına takılmak zorunda kalıyorum. sen de benim gibi maziyi anıyor musun? nasıl da lambayı kapattığımda usulca süzülürdün yatağıma, ve sabaha kadar sarıp sarmalar, bırakmazdın beni? unuttun mu senin için derslere geç kalışlarımı? unuttun mu söyle?
ne oldu da beni böyle yalnız yapayalnız bıraktın? sensiz ne kadar zor zamanlar geçiriyorum, sana nasıl muhtacım görmüyor musun? gecelerim sensiz geçmek bilmiyor.. tüm bunlara rağmen neden artık hiç yanıma uğramaz oldun?
tamam, kabul ediyorum, bende de hatalar var.. ben hatasızım demedim ki, ama o kitapları okumam, o filmleri izlemem gerekiyordu.. bazı gecelerimi onlara ayırmam sana sırt çevirdiğim anlamına gelmez ki..
ah, eskiden nasıl da müthiş bir ikiliydik.. tüm o rüyalar falan.. bizi kolay kolay kimse ayıramaz sanıyordum. öyle değilmiş.. tüm hatalarım için özür diliyorum. lütfen bana geri dön. şimdi mesela, geliver odama. söz veriyorum tüm geceyi beraber geçireceğiz.
seni çok özlüyorum,
diba
şakası, dalgası, mektubu bi yana.. gecelerim uyuyamamakla ve uyuyamayan başkalarının dertlerini okumakla, uykusuzluk üzerine araştırmalara göz atmakla ve çoğunlukla uyuya kalmaya çalışmakla geçiyor.. söylenen, tavsiye edilen şeylerin hepsini yaptım. olmuyor olamıyor. bi şekilde gözlerim kapanmaya başlayınca iki damla uyuycam diye sevinirken sabahın ilk ışıklarıyla gözlerim pırt diye açılıveriyor.. 10da evden çıkması gereken adam 5buçukta uyanır mı arkadaş?
arkadaş demişken, bu da youtuber bi arkadaş.. kendini mi anlatıyor yoksa beni mi, bilemedim.. diline sağlık – dil demişken, bi ara altyazı gömerim bu videoya da elbet. ama şimdi gözlerimi kapatıp uslu bir çocuk olucam, kim bilir belki rüya bile görebilirim.
ahlaksız cümleler, arsız terimler, argo, ona buna ambargo, küfür desen gırla. adamlar google’da bi küfür aratıp soluğu benim blogda alır olmuş. bazı yönlendirmeleri görünce, nedir bunca sövmenin nedeni diye kendi kendime sormadım değil. ama tam olarak ”hay kafamı s+k!y!m, ne b*k yemeye bu $adraz@m y%rağı gibi küfürleri dikmişim güzelim yazıların arasına m&nakoy#m?” şeklinde bir soru olunca kendime sorduğum, bu konuda google babaya danışma vaktimin gelmiş olduğunu anladım.
insan neden küfreder?
bilinmiyor.
insanı sövmeye iten neden hala bulunabilmiş değil. kimi dile duygu katan yegane şeyin küfür olduğunu söylüyor, kimi içsel bastırılmışlıkların yüzeye çıkışı, kimi duygusal deşarj olma yöntemi, kimi ahlaki çöküntü diyor.
çökmüşüm ben. ne bileyim.
ama bir terapi yöntemi, bir zihinsel boşalma, bir sükunete erişme yolu benim için küfretmek. hatta pardon filminde şu bi kaç saniyede çok güzel anlatılmış küfretmenin nasıl bir ihtiyaca dönüştüğü.. o küfrü etmezse rahatlamayacak işte adam!
psikolojik rahatlama sağladığı gibi, küfür etmenin bir mucize misali fiziksel rahatsızlığı olan insanları kurtarabildiği de bir gerçek. rivayete göre, sonradan geçirilen bir kaza, inme, felç vs. sonucu konuşma yetisini kaybeden insanların yeniden konuşabilmesi için yapılan terapilerde ilk söyleyebildikleri kelimelerin küfür içerikli olduğu görülmüş.
bir araştırma da küfretmenin kalp krizi riskini azalttığını gösteren sonuçlar elde etmiş.
yalnız burada küfür derken, saldırgan tavırda böğürülen ve karşıdaki insanı aşağılayıcı, hakaret içerikli kelimelerden bahsedilmiyor.
ya yaralanırsanız? tabi ki küfrün tedavi edici etkisinden yararlanmalısınız. nitekim sövmek iyileşme hızını arttırıyormuş.
doğrusu, bir tedavi yöntemi olarak küfür etmeyi bir kenara koyup, bazı insanların ve bazı durumların dibine kadar en ağır sövgüyü hak ettiğini ve onları bundan mahrum edemeyeceğimi itiraf ederek, sivri dilli bir şairimizin kapak gibi satırlarını paylaşmak istiyorum:
şiirlerinde küfür etme diyorlar usûlsüz,
lan bu kadar orospu çocuğunu nasıl anlatayım küfürsüz?
bu konuda yazmayacağım dedim dedim durdum. o engellensin, buna filtre konsun, pornoya yasak konulsun dendi, yorumsuz kalmak gibi bir akıllılık ettim. ya da ettiğimi akıllılık sandım. halbuki edilen bişi varsa o da demokrasinin ta içidir. cumhuriyet savcıları ve başbakanlık çocukları tü kaka neşriyattan koruma hedesi eliyle hem de.
bu, tabuların eleştirildiği bi yazıdır, allerjiniz varsa yaklaşmayın.
öncelikle ben, şahsen, bizzat kendim feministlerin pornoya ve seks işçilerine yasak konulması engellenmesi konusunda hemfikir olup çılgınlar gibi anti eylemler yapmalarına anlam veremiyorum. (porno derken – reşit olmayanları, bilinçsiz hale getirilerek suistimal edilenleri, kendi rızası dışında görüntüleri yayınlananları ve etik dışı yan ürünleri kastetmediğimi bağıra bağıra söyleyeyim de sonrasında açıklama yapmakla uğraşmayayım) bu yayınların cinsel istismar içeren suçları azalttığını, kadın ve erkeklerin kendi bedenini kullanarak istedikleri şekilde para kazanmaya hakları ve özgürlükleri olduğunu da kısaca yazıp geçeceğim. aha, geçtim bile. bu konuyu, bu sonuçlara nasıl varılabildiğini cidden merak eden varsa scholar.google sorana zilyon tane araştırma sunuyor, okusun. aramaya üşenenler, şunlara tıklayın gitsin:
ha, bu konu değildi ki benim yazmak istediğim.. neydi peki? ölüm pornosu. “snuff”. kitap lan bu. chuck palahniuk manyağının yazdığı oha denilecek türden başka bir kitap.
adam bildiğin bir porno filmin çekimi sırasında 3 adam, bi porno yıldızı ve bir genç kızın hayatlarına dokunuyor, trajikomik hikayelerini bize anlatıyor. e haliyle kullandığı dil ortama uygun şekilde. pis. tü. kaka.
chuck palahniuk bi dehadır. normal kitabı yok ki adamın. bilenler bilir, fight club (şu brad pitt-edward norton’lu filmi çekilen, hani şu dövüş kulübü) bu manyağın kitabıdır.
hah, ön bilgi verildiğine göre konuya dönelim, bu kitabı funda uncu ablamız çeviriyor. ayrıntı kitabevi basıyor. benim gibiler de okuyor. sonra biri çıkıp şöyle diyor:
“aman hanım koş koş bu kitapta sik demişler, meme demişler!! başımıza taş yağacak.”
sonra da olaylar gelişiyor. funda hanım yaptığı çeviriden dolayı 3 ila 6 yıla kadar hapis istemi ile yargılanıyor.
hay bin kunduz!
bu ülkede kitap okunmuyor.
kitap okunmuyor.
bilmemkaç sıfırlı bi nüfusa sahip bu ülke, kitap okuma haritasında karanlığa gömülmüş.
zaten okuma alışkanlığı olmayan bu ülkede kitaplar basılmadan yasaklanıyor.
basılan kitaplar toplatılıyor.
çeviriler sansürleniyor.
hatta çevirttirilmiyor.
sözde koruma yasalarıyla erişim engelleniyor.
kitaba, dergiye, internete, televizyon programına erişmek imkansız kılınıyor.
çocukların gözüne bant çekiliyor, eline vuruluyor.
neden kimse anlamıyor?
bizim ihtiyacımız olan gözü kapalı gençler değil, tüm algıları sonuna kadar açık, SEÇEBİLEN gençler… yanlışların arasından doğruyu seçebilen özgür bireyler… bir kitabın sayfalarında yazılı iki satır küfürü okumakla beyni kirlenmeyecek sağlam gençler..
bizim ihtiyacımız olan..
bazı koltuk sahiplerinin kitap üsluplarıyla uğraşmayı bırakıp, teröristlerin lojman basıp öğretmenleri kaçırdığı ve birşeylerin bariz yanlış gittiği bu düzeni düzeltmesi.
bu koltuk sahiplerinin bize sunduğu demokrasi başlı başınca pornografi değil mi ki? yaptıkları “güncellemelerle” hayatlarımızı, özgürlüklerimizi ve haklarımızı sikiyorlar, bildiğin gang bang lan bu. fatmagül’e bir gün bize her gün!
bizim ihtiyacımız olan…
…
ne bileyim ben.
şahsi fikir belirten not: ölüm pornosu, okuduğum en berbat kitaptır, düzensiz ve kirlidir. ama yine de ulaşabileceğim bi kitapçı rafında, özgün diline sadık çevirilmiş kopyasını bulabilmek kötü ve korkulacak birşey değil.
not: bu yazı günlük hayatımın bir rutini olan öğle yemeğimi yemeye giderken, yol üstündeki cami duvarına öylece yatırılmış cenazeye ne kadar yakın yürüdüğümün farkına varınca yaşadığım ürpertiden sonra yazılmıştır. karamsardır. boktandır. sıkılmaya meyilli bünyeler okumasındır.
ölüyorsun.
neden savaşıyorsun? neyi kanıtlamaya çalışıyorsun? niye çalışıyorsun? zaten ölüyorsun.
neden hep kazanmak peşinde koşuyorsun, kalp kırıklıklarıyla, inanmakla, eleştirmekle, aşkla, yalanla ya da doğruyla uğraşıyorsun? çoktan belli ki, ölüyorsun.
boktan insanlara zaten boktan olan hayatının aslında boktan olmadığını yutturmaya çalışıyorsun.
çırpınıyorsun. güneş doğuyor, batıyor, ay bir parlıyor bir yok oluyor, hava ısınıyor sonra soğuyor.. sen ölüyorsun.
yaşamaya çabalıyorsun. yaşamını renklendirmek için zamanını ve hiç kazanman gerekmeyen ama mutluluğunu ve sağlığını üstüne endekslediğin yeşil kağıtlarını harcayarak tüketiyorsun. tükeniyorsun.
her gün biraz daha ölüyorsun. ama bi kaç metrelik kutunun içine sığabileceğin gün gelene kadar bahçeli, balkonlu, hiç kullanmayacağın bi odası ve o odasında belki bi gün kullanırım diye sakladığın eşyalar olan, bilmemkaçyüz metrekare evlere ulaşmak için kıçını yırtıyorsun.
başkalarına acıyorsun, onları eleştiriyorsun, onları kıskanıyorsun, onları özlüyorsun, onları seviyorsun, onlardan nefret ediyorsun, onların canını acıtıyorsun, onlara yalanlar söylüyorsun, onlara tüm çıplaklığınla teslim oluyorsun. sonra da ölüyorsun.
hayatı ciddiye almayanları – alamayanları kıskanıyor içten içe kuduruyorsun. ama yine de iş sesli ifadeye gelince onları eleştirip itin bokuna sokup çıkarıyorsun, işe yaramazlıklarından girip ahlaksızlıklarından çıkıyorsun. böylece işin içinden de çıktığını sanıyorsun. topluma uyum sağladığın için bonusları topluyorsun – onlardan biri olduğunu anlatan sözler duyuyor gururlanıyorsun. sanki bu ekstra pohpohlar birikince madalya olacak da kıçına mı takacaklar sanıyorsun?
ölüyorsun.
ama asıl gerçeğin farkına varamıyorsun.
bugün yanından geçerken önce saçlarını farkedip irkildiğin yeşil örtü altındaki bedenden farkın olmadığını göremiyorsun.
önce tiksinip, sonra korkup sonra ne yapacağını şaşırıp sadece başını öte tarafa çevirdiğini sandığın ama adımlarının bile uzaklaşmak için telaşla birbirine dolandığını sonradan anladığın, o caminin duvarında yatırılmış ve “öğle namazını müteakiben toprağa verilmeyi” bekleyen, saçları yeşil örtünün kenarından fışkırmış, bir zamanlar tamamen – ne eksik ne fazla- senin gibi düşünen, seninki gibi hırslarla hayata meydan okuduğunu sanan, senin gibi mutlu olan, kıskanan, korkan, acıkan, tembellik yapan, kışın sandalyesini güneşe çekip ısınmaya çalışan, gülümseyen, ağlayan, küfreden yani yaşayan ama aslında ölmekte olan o bedenden hiç ama hiç farkının olmadığını anlayamıyorsun.
ölüyorsun.ve bitiyor. herşey. hepsi.
acıların, telaşların, kazançların, banka hesabın, en sevdiğin ayakkabın, saç jölen, bilgisayarın, kardeşin, son aldığın albüm, topladığın cevizler, kalbini son kıran arkadaşın, takmaya kıyamadığın küpelerin, bi türlü atamadığın kulbu kırık kupan, sevmediğin insanlar, dinlemekten bıkmadığın şarkılar, bütün kalp kırıklıkların hiç yokmuş gibi oluyorlar. hiç olmamış gibi. ve gözlerin. ve nar yediğinde kararmasından çekindiğin ellerin. saçların da son kez görünmek için üstüne örttükleri örtüden fışkırarak yok olmaya karşı koyuyor. sonra onlar da..
hepsi. herşey. ve bitiyor. ölüyorsun.
bu yılın sonunda sosyal ağlara üye olan kişi sayısı bir milyarı geçmiş olacak. bir milyar insan… ortak noktası ne peki bu bi milyar insanın? bence tek ortak nokta, hepsinin ölecek olması.
çok karamsar bir başlangıç oldu bu, farkındayım. ama şöyle bir düşününce insan garip olmuyor değil. milyonlarca aktif feysbuk kullanıcısı, blog yazarı, twitleyenler mi dersiniz, youtube starı olma yolunda kamera karşısında cinnet geçirenler mi.. e bunların hepsi ne olacak? yani twitlerin sahipleri, blogların yazarları öldükten sonra?
düşünüyorum da, dedelerimizin kendilerinden bir anı olarak bırakabildiği tek şey bir kaç siyah beyaz fotoğraf, belki bir iki satır mektupken, bizler manyak gibi döşediğimiz arşivler bırakacağız geleceğe. tam bir çılgınlık. anlamsızlık. milyonlarca sahipsiz sayfa.
peki kaçımız böyle anılmak istiyor?
yani düşünsenize, facebook durum güncellemenize “ayh şu dustin hieber’a bayılıyorum yhaaa!” ya da “evlenip balayına gideceeme, bekarken alayına giderim buhaha.” yazıp yola çıktıktan sonra ölümün sizi sobelemesi gayet mümkün. sizi herkesin böyle anacağını düşünsenize!
demek ki bu dert bir tek beni germemiş olacak ki, birileri çılgın bir uygulamayla facebook’ta yerini almış. bu blogda ne filmler, ne internet siteleri, ne oyunlar paylaştım sizlerle. ama bu gerçekten son nokta. yani son nokta derken, son noktadan birazcık daha
sonrası. ifidie çok enteresan bir uygulama, biraz da ürpertici benim için. kendi ölümünüzü düşünmenize neden oluyor. ve onun sonrasını.
benim anlatamadığımı tanıtım videosu anlatsın:
çok da nahoş bir video hazırlamışlar adamlar. şaka ya zaten bütün hayatımız.. e kendisi de şaka gibi olan bu uygulamaya siz öldükten sonra yayımlanmasını istediğiniz videoyu yüklüyorsunuz, ve ölümünüz onaylandıktan sonra video profilinize yükleniyor.
siz öldükten sonra.
siz.
öldükten.
sonra.
“yemişim lan ben öldükten sonrasını!” diyor olabilirsiniz. doğru valla, insan ne söylemek ister ki öldükten sonra? bilmiyorum, ama bence söylemek istediğiniz bir şey varsa ölümle yakalamaca oynamaya girişmeden önce söyleyin. mesela şimdi. hadi.